
Olağandışı bir hızla gelişen küreselleşme, şirketlerin devasa boyutlara ulaşmasına neden oldu ve doğal olarak toplum üzerindeki etkilerini arttırmaya başladı. Belki kapitalizmin kurucuları dahi şirketlerin böylesine büyüyeceğini, sınır ötesi etkiler yaratacağını hatta devletlerden bile daha etkili yapılar olacağını tahmin etmemişti.
Uzun yıllar kar motivasyonu hissedarların en fazla önem verdiği olgu oldu ve ne pahasına olursa olsun daha fazla kar ve olumlu finansal veriler, şirketlerin değerlendirilmesinde öncelik sırasında ilk yeri aldı. Hayalperest olmayalım, kar tabii ki halen çok önemli ve hep önemli olmaya devam edecek. Bu oldukça anlamlı ve yatırımcıların risk almasındaki ana motivasyon kaynağı. Ancak bu sistemde bir şeyler değişmeye başladı. Bu makalemde bu değişimi irdelemek istiyorum.
Bir şirketin ürünlerinde, operasyonlarında, pazarlarında, sektöründe veya faaliyet sonuçlarında herhangi bir paya veya hak talebine sahip taraflar (çalışanlar, hissedarlar/yatırımcılar, müşteriler, tedarikçiler, devlet kurumları, toplum ve diğer) şirketin paydaşları olarak tanımlanıyor. Bu paydaşlar şirketlerden etkilendikleri gibi, şirketleri önemli ölçüde etkileme kabiliyetleri de var.
Şirketlerin paydaşlarla iki yönlü alışverişi var. Örneğin; yatırımcılardan fon alıyorlar, karşılığında şirketin daha değerli hale gelmesi için çalışıyorlar; yönetici ve çalışanların emeğini satın alıyor, karşılığında bir ücret ödüyorlar; müşterilere mal veya hizmet satıyor karşılığında para alıyorlar; tedarikçilerden mal veya hizmet alıyor karşılığında para ödüyorlar; kamunun kendilerine sağladığı alt yapıdan faydalanıyorlar, karşılığında vergi ödüyorlar, topluma sağlıklı ve güvenli mal ve hizmet üretiyorlar. Bu karşılıklı alışverişe örnekler diğer tüm paydaşlar için de verilebilir.
Paydaşlar bir şirketin uzun vadeli başarısı için kritik olan hem maddi hem de maddi olmayan kaynakları sağlar ve bu kaynakları geri çekme konusundaki göreceli yetenekleri onlara güç verir. Bu güç paydaşlara, iş dünyasında önemli etik sorunları tanımlama ve sosyal sorumlulukları belirleme imkânı sağlar.
Paydaşların son yıllarda şirketlerin toplum üzerindeki olumlu etkilerini en üst düzeye çıkarması ve olumsuz etkilerini de en aza indirmeleri konusunda seslerini yükseltmeye başladığına tanık olmaya başladık. Bu ses yükseltme esasında ellerindeki gücü kullanmakla ilgili. Hatta “itibar” denen o değerli şey de artık bu sesi en fazla duyan ve ona göre eylemlerini ve davranışlarını belirleyen şirketlere atfedilen bir değer olacak gibi.
Sizce bir şirketin paydaşlara karşı yükümlülüğü hangi seviyede olmalı? Hissedarlara en yüksek getiriyi sürdürülebilir bir şekilde sağlayan mı? Kanunlara uyan mı? Paydaşların belirlediği değer yargılarına göre (etik) davranan mı? Yoksa kazandıklarının bir kısmını toplumun refahı için topluma geri veren mi (filantropik)?
Aslında bu soruların cevapları, şirketleri sosyal sorumluluk açısından paydaşlarının kendisinden beklentilerini karşılamaya, diğer bir deyişle kurumsal vatandaş olmaya doğru götürüyor. Kurumsal vatandaşlığın birbiriyle ilişkili dört boyutu var: güçlü sürdürülebilir ekonomik performans, titiz uyum, yasaların gerektirdiğinin ötesinde etik eylemler ve kuruluşun itibarını ve paydaş bağlılığını artıran gönüllü katkılar.
Bu tarihsel süreç içindeki yönelimlerin, son yıllardaki bazı somut gelişmelerle aynı doğrultuda ve çok daha güçlü ilerlediğini görüyoruz. Çevresel, Sosyal ve Kurumsal Yönetişim (ESG), Yeşil Mutabakat, Almanya Tedarik Zinciri Kanunu, Rüşvetle Mücadele Kanunları (FCPA, UKBA, Sapen II, OECD) gibi gelişmeler yukarıda bahsettiğimiz toplumsal beklentilerin geldiği seviyeleri gösteriyor.
Çevresel, Sosyal ve Kurumsal Yönetişim (ESG) ile yeni tüketici ve yatırımcı etiği yaygınlaşıyor. Paydaşlar, şirketlerden sürdürülebilirlikten toplumsal eşitsizliğe kadar birçok farklı konuda kurumsal sosyal sorumluluğu yansıtan faaliyetler talep ediyor. Bu faaliyetler çevre açısından, iklim değişikliği, karbon emisyonu azaltma, su kirliliği ve su kıtlığı, hava kirliliği ve ormansızlaşma; sosyal açıdan, müşteri memnuniyeti, veri koruma ve gizlilik, cinsiyet ve çeşitlilik, çalışan bağlılığı, toplumsal ilişkiler, insan hakları ve çalışma standartları; kurumsal yönetişim açısından, yönetim kurulu kompozisyonu, denetim komitesi yapısı, yöneticilere yapılan ödemeler, rüşvet ve yolsuzlukla mücadele, lobicilik, siyasi katkılar ve bildirim mekanizmalarını ve unsurlarını içeriyor. Fark ettiğiniz üzere paydaşların beklentileri, finansal faktörlerden ağırlıklı olarak finansal olmayan faktörlere doğru kaymaktadır. Şirketlerin çok yakın bir gelecekte yatırım fırsatları yaratmak, risklerini azaltmak, marka itibarını geliştirmek ve değer yaratmak için bu konular üzerinde ciddi yatırımlar yapması gerektiğini söylemek çok abartılı olmayacaktır. Bu yeni bir trend: değişen tüketici ve yatırımcı etiği. Tüketici beklediği davranışı göstermeyen bir şirketin ürününü veya hizmetini almayacak. Yatırımcılar, kritik riskleri ve büyüme fırsatlarını belirlemek için analiz süreçlerinin bir parçası olarak bu finansal olmayan faktörleri giderek daha fazla uygulayacak.
Almanya Tedarik Zinciri Kanunu’nu da önemli bir sürecin başlangıcı. Birleşmiş Millet İş Dünyası ve İnsan Hakları İlkeleri’ne dayanan bu kanun 1 Ocak 2023 tarihinden itibaren geçerli olacak. Kanun, Alman şirketlerinin tedarikçilerinin insan hakları (çevresel unsurları da içeren) ihlallerini önlemeyi amaçlıyor. Kanuna göre Alman şirketleri; tedarik zincirindeki üçüncü taraflara ilişkin riskleri değerlendirerek insan hakları çerçevesinde özenli inceleme yapacak; bu incelemenin sonuçlarına göre tedarikçi seçimini gerçekleştirecek; üçüncü taraflarına eğitim verecek; gözetim faaliyetleri yürütecek; ve bu ihlallerle mücadele için bildirim mekanizmaları kuracak. Avrupa’nın dinamosu Almanya’nın bu kanunu çıkarmasının ardından diğer Avrupa Topluluğu ülkelerinin de benzer kanunları yürürlüğe koyması fazla vakit almayacaktır.
Rüşvetle Mücadele Kanunları ve Yeşil Mutabakat ile de şirketlerden beklenenlerin artık beklentiden çıkıp kanunlara yansıdığını ve bu davranışların artık asgari sorumlu davranış standartları haline geldiğini görüyoruz.
Sonuç olarak; dünyada toplumların ve paydaşların beklentilerinin olağanüstü değiştiği bir dönem yaşıyoruz. Bu değişim dünya tedarik zincirinin önemli bir aktörü olan Türkiye’yi ve Türk şirketlerini doğal olarak etkiliyor ve sürdürülebilir ticaret yapmak isteyen Türk şirketlerinin yakın gelecekte sahip olması gereken etik ve uyum kültürüne ilişkin önemli sinyaller veriyor.
Örneğin; Türkiye ekonomisinin can damarı ihracatı ele alalım. Toplam ihracatımızın yaklaşık %50’sinin Avrupa Topluluğu’na yapıldığını ve bu ihracat içinde Almanya’nın en önemli aktör olduğunu düşündüğünüzde, Türk şirketlerinin Almanya Tedarik Zinciri Kanunu’na hazırlık yapmaması büyük bir risk. Aynı konu Yeşil Mutabakat için de geçerli. Diğer taraftan Türk şirketlerinin küresel şirketlerle iş ortaklıkları, şirket alım satımları gibi işlemleri düşünüldüğünde ESG faktörlerine odaklanmak artık Türk iş dünyası için bir zorunluluk.
Kısaca nereden bakarsanız bakın küresel iş dünyasının iş etiği ve kurumsal sosyal sorumluluk unsurlarını odağına alan önemli gelişmelere cevap vermek zorunda olduğunu görüyoruz. Türk iş dünyasının da kendini bu gelişmelerden soyutlayamayacağı açık.
Dünya artık “ben dürüstüm” denilerek veya kurumsal yönetişim ve etik & uyum adına “mış” gibi yaparak yaşanacak bir noktadan çoktan ayrıldı. Söylemlerinizi eylemlerle ispatlamanız gerekiyor. Çünkü gidişat şirketlerin paydaşlarına ciddi bir seviyede şeffaf olmasını ve hesap vermesini gerektiriyor. Bu beklentilere ilişkin verilecek en etkili cevabın, şirketlerde kurumsal yönetişim uygulamalarının etkili bir şekilde hayata geçirilmesiyle iş etiği ve dürüstlük kültürüne bağlılığın somut bir şekilde geliştirilmesi, diğer bir deyişle etik ve uyum kültürünün oluşturulması olduğunu düşünüyorum.
İtibar, bir şirket için yarattığı değerle maddi değeri olan en büyük maddi olmayan varlıktır. Olumlu itibarın değerini ölçmek zordur, ancak kritiktir. Tek bir olumsuz olay, bir şirketin imajına ve itibarına ilişkin algıları anında ve sonrasında yıllarca etkileyebilir. Kurumsal itibar her zamankinden çok daha önemli ve paydaşlarla olan ilişkileri sağlıklı bir şekilde sürdürebilmenin en kritik unsurları arasında yer alıyor. Bir kuruluş itibarını doğrudan kontrol edemese de verdiği kararlar sonucundaki eylemleri, davranışları ve bunların sonuçları, paydaşların ona ilişkin algılarını etkiliyor.
Yukarıda bahsettiğimiz ve iş dünyasını kökten etkileyecek değişimlere cevap veren eylemler ve davranışlar, paydaşlar tarafından kesinlikle değerlendirilecek ve kurumsal itibar üzerinde olumlu etkiler yaratacaktır.